11 Mart 2012 Pazar

Akbank ve Olmayan Etik Değerleri

Akbank öyle etik yoksunu bir bankadır ki;
Bırakın sizden onay almayı, sormaya dahi gerek duymadan, “0” bakiyeli ancak kredili, yani eksi bakiyeye geçebilen hesap açarlar.
Fark edersiniz, şubeye gider kapatmak istersiniz.
Hesabı kapatmak için uzun uzun talimatlar yazmanızı isterler. Sanki açmak için talimat almışlar gibi.
Neyse yazarsınız talimatı, kapattırırsınız hesabı.

Aradan 3 ay geçer.
Bir bakarsınız ki; hesap yine açılmıştır. Sonra bu hesaba 2011 yılı 6 aylık hesap işletim ücreti diye 48 TL borç yazılmıştır.
Devam etmeden önce, 6 aylık hesap işletim ücreti açılan bu hesabın (izinsiz açılan hesap), hiç kullanılmadan hemen kapatıldığını hatırlatmak isterim!
Sonra bu hesaba yine ekstre gönderim ücreti diye her ay için ayrı ayrı 6 TL borç yazılmıştır. Sanki onlardan ekstre isteyen benmişim ve de sanki bir sayfa kağıt göndermenin fiyatı 6 TL’ymiş gibi.

Gidersiniz şubeye, “Bu hesabı ben açtırmadım. Açtığınızda kapattırdım, geri verin bu paraları” dersiniz, vermezler. “Müşteri hizmetlerini arayın” derler.
Üşenmez, ararsınız.
Uzun süre çağrı merkezi sistemi ile cebelleşir, nihayet bir insanoğlu ile görüşmeyi başarırsınız.  “Tamam, bakacağız” derler.
Sonra “bakıyoruz”, “ilgileniyoruz” falan gibi SMS’lerin ardından son bir SMS daha gelir telefonunuza “Aldığımız ücret yasaldır, geri vermeyiz” diyen.
Yasal olduğunu iddia ettikleri ve sizin denetiminizin tamamen dışında olan bu işleme tahammül edemez, tekrar ararsınız.
Uzun uzun tekrar anlatırsınız. “Tamam ilgileneceğiz” derler ancak bir daha geri bile dönmezler.
Yani, paranızı gasp ederler.

Ha bu arada başka bir hikaye daha vardır.
Eğer bankadan kredi kartınız varsa; kredi kartı ödemenizi de bu hesaptan yaparlar.
Böylece eğer varsa kart borcunuza işleyecek faiz 2,30 iken bu kredili hesabın faizi 5.50’dir. Yani 2.30 faiz ödeyeceğiniz borcunuza 5.50 faiz ödersiniz ama haberiniz bile olmaz.

Velhasıl Akbank böyle, bankacılığın yüz karası, etik fakiri bir bankadır.
Aynı zamanda da kendilerini çok uyanık zannederler. Çünkü yaptıkları bu terbiyesizlik yüzünden 50-60 TL hiç ama hiç umurunda olmayan, ancak kendisine keriz muamelesi yapılmasını kabul edemeyen, 16.000 TL limitli Axess Platinum vermiş oldukları ve bu kartla her ay en az birkaç bin TL harcama yapan bu müşterileri, kartı bir güzel iptal ettirir. Hesabı kapatır.
Sonra oturur bu yazıyı yazar.
Sonra da bunu tüm sosyal medya mecraları, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Türkiye Etik ve İtibar Derneği dahil, bulabildiği her yere gönderir.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Android Telefonlar ve Gizlilik

Ortalama kullanıcılar için iyi ve kolay kullanımlı…
Profesyonel kullanıcılar tam bir saçmalık...
·         En başta multitasking değil (Yani iki uygulamayı gerçek ve eş zamanlı çalıştıramazsınız)
·         E-posta’da Gmail dışında Türkçe karakterler bozuk çıkıyor…
·         Outlook ile senkronize edilemiyor…
·         Ama asıl sorun çok ciddi gizlilik sorunlarınınolması… Google her şeye burnunu sokmuş…
·         Bakın bir Android telefon kullandığınızda Google ile neleri paylaşmak durumundasınız;
1.      Telefon defterinizdeki isimler, numaralar, kişilerin fotoğrafları
2.      Gelen ve giden SMS’lerinizin kimden geldikleri, kimlere gönderdiğiniz ve içerikleri ve tabii zamanları
3.      Telefon görüşmelerinizde kimler tarafından arandığınız ve kimleri aradığınız ve tabii zamanları
4.      Hangi gün, hangi saat nerede bulunduğunuz… (herhangi bir lokasyon bazlı uygulama açık olmasa dahi)
5.      Hangi sitelere girip çıktığınız… ne kadar kaldığınız
6.      Hangi uygulamaları indirdiğiniz, hangilerini ne sıklıkla kullandığınız
7.      Randevularınız, bunların kiminle olduğu
8.      Kimlere mail gönderdiğiniz, kimlerden mail aldığınız ve maillerinizin içerikleri
9.      Chat yaptığınızda kimlerle sohbet ettiğiniz ve içerikleri…
10.  … ve daha bir ton başka veri…
Şimdi… “benim için sorun değil” diyorsanız… devam edin…
Diğer taraftan… Symbian kendini yenilemiş…
Symbian Belle harika bir seçenek bence…
Stabil… profesyonel… ve Google gibi terbiyesiz değil…
Bir düşünün…

29 Ocak 2012 Pazar

Mucize

Olabileceğinin en iyisi olmakta
Az kaldı, güzel günler beklemede

"Şans" der kimileri buna, ya da "yürü ya kulum"
Kimileri, "uykusuz gecelerin,"pörtlemiş gözlerin bedeli"

Belki o, belki bu
Belki hepsi, belki hiç biri

Mucizeler vardır, yaratanların bile inanamadığı
Ama inanmak gerek, Çünkü tam da o inançtır kaynağı mucizelerin

Hoş bir müzik, hoş bir koku, gibidir mucizeler
Taze yağmur kokusu gibidir berrak bir zihin..

...ve kaygıyı atınca geri kalan şeydir o berrak zihin

18 Aralık 2011 Pazar

Uzlaşma Kavramı Üzerine

Ne kelime anlamı, ne de amacı fikir birliğine varmak olmadığı halde, uzlaşma faaliyetleri sanki bir fikir birliğine varma faaliyeti gibi algılanıp öyle yürütülüyor. Halbuki konuşarak vb. karşınızdakinin sizin gibi düşünmesini, olay ve olgulara sizin gibi bakabilmesini, sizin gibi yorumlamasını sağlayabilmeniz mümkün değil. Bu iyi niyet olan durumlarda bile mümkün değil.

Ancak her nedense zaman ve enerjimizin büyük bölümünü bu beyhude çabaya ayırıyoruz. Düşünürseniz menfaat söz konusu olmadığı durumlarda bile bir yakınınızın (mesela arkadaşınızın, anne ya da babanızın, sevgilinizin vb.) fikrini değiştirdiğinizi hatırlıyor musunuz? Ama gerçekten değiştirdiğinizi. Yoksa bahsettiğim şey karşınızdakinin sizin istediğiniz gibi davranması ya da davranmayı kabul etmesi değil.

Dolayısı ile birinci sonuç; “uzlaşma” fikir birliğine varmak anlamında kesinlikle değil. Ve böyle bir amaç da gütmemeli. Uzlaşma fikir ayrılığı olan insanların karşılıklı tavizler vererek asgari ortak da buluşmaları.

Ancak bu noktada yeni bir bilgi daha devreye giriyor. O da uzlaşma için gerekenler. Daha önce uzlaşma için sadece iyi niyet’in yettiğini düşünürdüm. Ancak bu da öyle değilmiş. Uzlaşma için olmazsa olmaz 3 unsur var. Bunları da aşağıdaki gibi belirledim.

1) İyi niyet. (Her 10 saniyede bir vicdanına sen ne diyorsun bu işe diye sormayı kesinlikle unutmamak)

2) Belli oranda zarar görmeyi kabul etmek (Uzlaşmanın aslında taviz vermek olduğunu kayıpsız uzlaşma olmayacağını unutmamak)

3) Cesaret. (Yani makul çerçevelerde risk almanın gereğini idrak etmek)

26 Kasım 2011 Cumartesi

MELEK YATIRIMCI… MELEK Mİ? ŞEYTAN MI?

Ne alaka yahu? Her ikisi de değil.

Evet, şu “Melek” kısmının gözümde biraz komik bir görüntü (takım elbiseli karizmatik bir tip ama kanatları da var gibi) canlandırdığını itiraf etmeliyim. Ama bu insanlar ne melek ne de şeytan.

Bu insanlar sadece biraz farklı YATIRIMCILAR. Farkları ise henüz ortada olmayan işlere yatırım yapacak cesarete sahip olmaları.

Melek yatırımı ve yatırımcıyı öz olarak ve basitçe aşağıdaki gibi tanımlayabiliriz (Türkiye’de ufak tefek farkları var, onu da ayrıca anlatacağım. Onun için şimdiki kahramanlarımız yabancı).

•    John’un iyi bir iş fikri var. Ama parası yok. Bu arkadaş “girişimci”.

•    Jack’in de iyi parası var ama iş fikri yok. Bu arkadaş da “yatırımcı”.

•    Arada (genelde) bir şirket var ki; bu şirket John ile Jack’i bir araya getiriyor. Bu arkadaş da “aracı”.

Un var, yağ var, yumurta var. Ne kadar güzel değil mi?

Güzel de, bakın süreç nasıl işliyor…

John önce oturuyor, iş fikrini güzelce bir yazıyor, kar beklentilerini falan olabildiğince iyi öngörüler ile belirliyor. Sonra da gidiyor o “çok iyi iş fikrini” aracı şirkete sunuyor. Ancak burada küçük bir sorun çıkıyor. Fikrini paylaştığı anda, o çok nadide iş fikri sır olmaktan çıkıyor. (Bknz. “İki kişinin bildiği sır değildir.” maddesi.) Ancak John’un bu fikri kendi başına hayata geçirecek finansal kaynakları yoksa ve fikri de saklayıp turşusunu kurmak niyetinde değilse başka şansı da yok. Eh bu durumda John bu kadarcık riski de alacak! Değil mi?

Bir sonraki safhada aracı şirket iş fikrini inceliyor. Beğenir ve mantıklı bulursa bunu portföyündeki yatırımcılar ile paylaşıyor. Bu kez bknz. “İki kişinin bildiği sır olmadığına göre; 200 kişinin bildiğinin sır olmakla uzak yakın bir alakası yoktur.” maddesi. Ama John bu riskleri almaya razı olmuştu değil mi?

Son safhada da aracı şirketin fikri paylaştığı yatırımcılardan biri fikri beğenirse (ki bu örnekte Jack) alıp bir güzel kendisi yapıyor! HAHHAAH NASIL AMA?

Yok yok… Şaka yaptım… İş fikrini üçüncü kişilerle paylaşmanın belli seviyede bir riski varsa da bu sanıldığı kadar yüksek bir risk değildir. (Tabii John soğuk füzyonu, ışıktan hızlı hareket etmenin bir yolunu, ölümsüzlüğün sırrını falan bulmadıysa)

Şöyle ki;
Bir yatırımcı asla bir ebleh değildir ve nadiren sadece iş fikrine yatırım yapar. Yatırımcının ya da yatırımın formülü özde aşağıdaki gibidir.

KAZANÇ = “YATIRIM” +  “İYİ İŞ FİKRİ + “İŞİ (İYİ) YAPACAK ADAM”

Dolayısı ile Jack parayı, John da fikri ve emeği koyar. Bazı durumlarda Jack paranın yanı sıra işe bilgi, deneyim ve çevresini de katar ki bunlar da az şeyler değildir. Sonuçta herkes kazanır.

Yani özde bu bir Win&Win modelidir.

Şimdi gelelim Türkiye’ye…

Bu kez kahramanlarımız Ahmet ve Mehmet.

Ahmet’in harika bir iş fikri var. Ama parası yok.

Mehmet’in de parası var ama iş fikri yok. (Aklı yok demediğime dikkat)

Arada bir de şirket var. Şirketler kendilerini organizasyon falan diye de konumlayabilirler… Hiç takılmayın ve şirket diye bakın. LabX, Endeavour, Etohum falan gibi yapılar son yılların popülerleri. Bir de yeni dernek kuruldu. Türkiye Melek Yatırımcılar Derneği.

Şimdi bu Ahmet alıyor fikrini gidiyor şirkete. İşte Avrupa/Amerika versiyonu ile Türk versiyonu da burada değişiyor. İki tane önemli dert ya da fark var.

Birincisi aracı şirketin derdi: O kadar çok dangalaktan o kadar çok saçma salak proje geliyor ki; Proje ön elemesini yapan arkadaş başvuruları ancak koluna içinde sakinleştirici olan bir serum takılı vaziyette okuyabiliyor ve bu sayede akıl sağlığını korumayı başarıyor ve tabii asla tuvalet kağıdına para vermiyorlar.

İkincisi ise Ahmet’in derdi: Ahmet akıllı çocuk. Adam gibi çalışmış. Anlatımı düzgün, fizibilitesi, iş planı falan da taş gibi. Yani projesi oldukça iyi görünüyor. İlk elemeyi de zırt diye geçiyor. Ancak yine de ben size şu kadarını söyleyeyim; Sevgili Ahmet’in sadece kağıt üzerindeki bir fikre Türkiye’de yatırım alması Avrupa ya da Amerika’daki benzerlerine oranla daha zor.

Neden mi?
Çünkü ortada laftan başka hiçbir şey yok ve biz Türkler (melek olanlarımız da dahil) görmediğimize pek inanmayız da ondan. Lafın paraya dönüp dönmeyeceğini görmek için yüksek isabetli öngörü gerekir. O öngörüde bulunabilmek için de zehir gibi bir zeka, müthiş bir sezgi, yıllara dayanan iş tecrübesi, yeni fikirlere açık algı vs. vs. gerekir.

Bunlar bizim yatırımcılarda yok değildir. Ancak bizde yatırımcı da azdır.

Kaldı ki;

1)    Avrupa’daki yüzyıllara, Amerika’daki en az 150 yıla karşın Türkiye’nin ticari bilgi ve tecrübe birikimi 30 seneyi bile bulmaz. Aristokrat ve tüccar sınıf hemen hiç olmamıştır. Bunun doğal sonucu vizyon eksikliğidir. (Buna itirazınız varsa bundan 5 sene önce Facebook fikrini bulan bir vatandaş olsaydı, bu fikre çok değil 10.000 USD yatıracak bir tane yatırımcı bulabilir miydi acep diye kendinize bir sorun)

2)    Türkiye’de henüz bu konuda oluşturulmuş fonlar vb. yoktur. Olanlar da yabancı kaynaklıdır.  Dolayısı ile Mehmet kendi parasını, kendi kişisel sermaye ve birikimini riske atacaktır. Eh bu da kolay değildir.

3)    Türkiye yakın zamana kadar ekonomik açıdan istikrarsızlığın nirvanasındaki bir ülke olmuştur. Hala da ekonomik istikrar konusunda ciddi endişelerimiz vardır ve haksız da değilizdir. Yarın öbür gün hükümetin yaptığınız işi darma duman edecek başka bir Deli Dumrul vergisi salmayacağını asla bilemezsiniz değil mi? (İsterseniz mali tarihimizi bir inceleyin de dumur olun)

4)    Son olarak da Türkiye ulusal sermaye birikimi açısından henüz fakir denecek bir düzeydedir. Yani birikimi azdır. Dolayısı ile yatırımcının parası da daha kıymetlidir.

İşte Türkiye’deki yaklaşık yapı ve süreç de budur ve bu çerçevede Ahmet’in işi John’unkinden az daha zordur.

Ancak buna rağmen, ortam hızla gelişmekte, yatırımcı sayısı artmaktadır. İş fikri olanlara düşen ise iş fikirlerinin gerçekten iyi fikirler olmasını denetlemek, ve süreçleri iyi yönetmektir. Gerisi zaten gelecektir.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Şirketlerin Yardımlarını Duyurması Neden Abes Olsun ki?


“Bir elin verdiğinden diğer elin haberinin olmaması” gerektiği inancı ve şirketlerin felaket ve benzeri durumlarda yaptığı yardımlar


Bitmez tükenmez bir tartışmadır şirketlerin felaket vb hallerde yaptıkları yardımların reklamını (ay pardon iletişimini… kih kih kih) yapmalarının abes olup olmadığı tartışması.

Son olarak bu tartışmaya Marketing Türkiye’nin 1 Eylül tarihli sayısında rastlamıştım. Konu Somali’deki açlık krizine yönelik şirketlerin yaptıkları yardımlar ve bunların medyada yer alması idi.

Fatoş Karahasan (Milliyet, Capital yazarı ve marka danışmanı) her zamanki güleç ve pozitif ifadesi ile özde bunun duyurulmasında bir sakınca görmediğini, Cihan Kırımlı (Brandmark) reklam kokmayan bir iletişim yapılması gerektiğini belirtirken, Şermin Topçu (İndico) bunu yapan firmaları da buna izin veren o firmaların iletişimcilerini de (neredeyse) fırınlara doldurup yakmak gerektiğini söylemiş. (Kaynak : Marketing Türkiye 1 Eylül 2011 sayfa 50)

Şimdi Van Depremi ile pilav yine önümüzde ve yine aynı muhabbet sürüp gidiyor.

Bunun üzerine ben de iki satır yazayım artık dedim. Eksik kalsam olmazdı ya :)

Size bir soru : İnsan neden iyilik yapar?

Çünkü iyilik yapmak insana kendini iyi hissettirir. Ben bunu kendi deneyimlerimden bildiğim gibi, çevremde de bunu gözlemliyorum. Siz de kendinize sorun isterseniz? İyilik yaptığınızda nasıl ve ne hissediyorsunuz? Hoş bir duygu değil mi? Hoş olmasa iyilik yapar mıydık?

Bunu desteklemek üzere yakın zamanda bununla ilgili okuduğum bir araştırmayı da aktarayım da pek bir bilimsel insan da olayım :) Yanlış hatırlamıyor isem İngiltere’de Nöro Araştırma Enstitüsü’nün bir araştırması idi. (Kaynak olarak kullanmak üzere aradım ancak bulamadım. Daha doğrusu çok uzun da aramadım) Denekler alıyorlar. Beyinlerine elektrotlar bağlıyorlar ve kendilerinden iyilik yaptıkları bir anı hafızalarında canlandırmalarını istiyorlar. (Mesela bir dilenciye para verdikleri, bir yaşlıya yardım ettikleri, bir hastayı teselli ettikleri, birinin yolda kalmış aracını ittikleri anlar falan gibi) Denekler bu anları düşündüklerinde beyinlerinde hareketlenen bölge, zevk ve tatmin anlarında (mesela güzel bir yemek yendiğinde, hoş bir koku algılandığında, sevilen bir kişi ile birlikte olunduğunda, iyi bir müzik dinlendiğinde vb. hareketlenen bölge) bölge ile aynı. Yani iyilik yapmak insana kendini iyi hissettiriyor.

Düz bir bakışla iyilik yapmak sureti ile harcadığımız para, zaman, enerji, emek vs. karşılığında “iyi hissetme” alıyoruz. “İyi hissetme”yi yabana atmazsınız umarım. “İyi hissetme” dünya ekonomisinin temelidir. İnsanlar trilyonlarca doları “iyi hissetmek” için (eğlenceye, statüye, giyime, kozmetiğe ve hatta uyuşturuculara vs.) harcamaktadırlar. Bu bakışla “küçük bir iyilik” karşılığında elde edilen “iyi hissetme hali” oldukça ucuza bile gelmektedir.

Bunun dışında tabi iyilik yapmayı destekleyen başka unsurlar da var. İyilik yaptığınızda bu her zaman olmasa da genellikler duyulur, bilinir. Bu da sizin sosyal statünüzü yükseltir. Yani “iyi insan” olursunuz. Bence hiç fena değil. Ayrıca eğer inançlı bir insansanız cennetteki yerinizi sağlamlaştırmış olursunuz. Bir sadaka ile bin belayı def edersiniz vs. vs.

Peki şimdi asıl soru : Şirketler insan mıdır? Şirketler iyilik yapınca iyi hissederler mi? Şirketlerin gideceği bir cennet var mıdır? Bir şirket buna inanabilir mi?

Cevabı biliyorsunuz. Tabii ki hayır.

Eh o halde şirketi iyilik yapmak için motive edecek unsur nedir? Şirketler insan değildir. Şirketler birer makine, birer araçtır. Hissedarları, çalışanları, müşterileri (yani insanlar) için bir araç. Ama şirketler kesinlikle bizzat insan değildir. Dolayısı ile bir şirket iyilik yaptığında kendini iyi hissetmez. Kötü de hissetmez. Bir şirket hiçbir halt hissetmez. Hissedenler insanlardır.

Dolayısı ile bir şirketin yardım faaliyetinde bulunmasının gerekçesi Sosyal Sorumluluk Projeleri üretmesinin gerekçesi ile aynıdır. Yani itibarını yükseltmek, tüketicisinin güven ve saygısını kazanmak, keza çalışanlarının güven ve saygısını kazanmak ve şirketleri ile gururlanmalarını sağlamak vb.

Peki bir şirket bu faydayı sağlamayacak ise neden yardımda bulunsun?

Bulunmaz kardeşim. Bir şirket içindeki insanların tatmin duygusu olmadıkça dünya yıkılsa parmağını bile kıpırdatmaz. (Bu arada bir şirketin parmağı da olmaz ya neyse…)

Sonuç olarak bence şirketlerin yaptıkları yardım çalışmalarını doğru bir iletişim çalışması çerçevesinde, usturuplu bir dille duyurmalarında hiçbir sakınca yoktur. Aksine böyle bir duyuruda herkesin (şirketin, çalışanlarının, müşterilerinin ve tabii yardıma muhtaç olanların yani toplamda kamunun) faydası vardır.

Bu yüzden soru şirket yardımlarının duyurulup duyurulmayacağı değil, nasıl usturuplu bir dille duyurulacağıdır.

Burada da iş PR’cılara düşer.